Etiketler

, , , , , ,


Bir binaya giriyorum. Herkes resmi giyinmiş. Erkeklerin ceketleri ilikli önden. Kadınların saçları arkaya doğru taranmış, sımsıkı toplanmış. Öyle sıkı ki saçlar, kadınların gözleri hafif çekikleşmiş. Ortam sessiz. Kimse gülmüyor. Somurtmuyor da. Sadece CİDDİler. Ortamda CİDDİYET hakim. Duvarlar açık renk, masalar kahverengi. Bir kadın kalkıp, ilerideki masaya doğru yürüyor. Sessizlik öylesine hakim ki kadının topuklu ayakkabısından çıkan ses, beynimde yankılanıyor. “CİD-Dİ-YET-CİD-Dİ-YET-CİD-Dİ-YET-CİD-“

Çocuk gelişim uzmanları, çocuğun bulunduğu fiziksel ortamın ve atmosferin çocuğun gelişiminde önemli olduğunu belirtiyorlar. Yaşanılan ortamın, karakter üzerinde etkileri var.  Yukarıda verdiğim örnekte beni rahatsız eden ortamın tanımını yaparken, insanların kılık kıyafetlerinden, mobilyalardan falan bahsettim. Elbette ki tek başına bunlar değil, bana ne kimin ne giydiğinden. Beni bu kadar etkileyen, içeride ki atmosfer, ciddiyet kokusu.

Ben neden oradayım? Bilmiyorum. Bilemem ki. Unuturum, haklıyım unutmakta. Benim bünyem ciddiyete tahammülsüz. Elim ayağıma dolaşır. Mutsuzlaşırım, korkarım, sonra bu duyguları abartırım. Saçımla falan oynarım sürekli, sakarlaşırım. En çok yapmamam gereken her şeyi, tam da orada yaparım. Olmaz! Ben gideyim en iyisi.

Gariptir ki, çok ciddi ortamlarda yaşadığım negatif duygulara rağmen, içimde bir muzurluk belirir. Gülecek bir şeyler ararım. Ama çirkin yollardan. Dalga geçmek gibi düşün. Ortamdaki insanlarla dalga geçmek gelir içimden, kaşıyla gözüyle, saçıyla, mimiğiyle. Ne bileyim, söylediği herhangi bir şeyle de olabilir. Malzemem her ne ise artık… Gülmeye zorlarım kendimi. Normal şartlarda gülmeyeceğim şeylere, ciddiyetin hakim olduğu ortamlarda gülebilirim.

Ciddiyet fobim var herhalde benim. Ciddiye almak ile karıştırma. Önemsemek, özen göstermek, saygılı olmak bambaşka şeyler. Bu yazıyı ciddiye alıyorum mesela ben şuan, önemsiyorum, özen gösteriyorum. Çünkü seni ciddiye alıyorum, sen benim için önemlisin, yazımı beğenmen önemli. Dolayısıyla özen gösteriyorum. Senin yorumlarını da ciddiye alıyorum veya fikirlerine saygı duyuyorum. Ama ilişkimizde ciddiyet yok, çünkü iletişimimiz açık ve net olmalı.

İşte burada duralım!

Ciddiyet, doğru iletişimi ne kadar sağlayabiliyor? Bu, üzerine düşünülmesi gereken bir soru bence. Çünkü ciddiyet hayatımızın çok merkez bir noktasında, bizi direkt etkileyen ilişkilerimiz içinde de olabilir. Örneğin aileler. Ciddiyetin getirdiği kurallar ihlal edildiğinde, “ayıp” kavramı ortaya çıkıyor. Bir baba, çocuğu ile olan ilişkisinde kendisini ciddi olarak var ediyorsa (ki muhtemelen bunu kendi babasından yada toplumdan benimsediği ideal/örnek baba modelinden edindi), çocuğun ciddiyeti ihlal ettiği durumlar onun ayıbı sayılıyor.

Keşke ciddiyet yerine komik olmayı seçse herkes. Mizah duygusu, çok boş verdiğimiz, arka plana attığımız, nasıl geliştirebileceğimizi bile bilmediğimiz, ama bizi en çok eğlendiren duygu. Güleceğimiz filmler izlemeye çalışırken, gülümsetecek şarkılar dinlemek isterken, güldüren insanlarla daha çok keyif alabilirken, kendimiz bu konunun neresindeyiz?

Ciddiyeti bırakıp, biraz gülsek, güldürsek artık! En çok ciddiye aldığın konuyla biraz dalga geçsene şu an. Birazcık gülüp, rahatlasana.

Hayatın en güzel anlarından biri, karşılıklı kavga eden 2 kişinin aniden birbirlerine bakıp, gülmesi olabilir bence. Bundan daha hayat dolu, daha erdem sahibi bir an olabilir mi?

Biraz karmaşık mı oldu bu yazı, bilmiyorum. Ama baştan söyledim, konu ciddiyet olunca benim el ayak dolaşıyor birbirine.

Yazıyı en iyisi ben değil, Osho bitirsin..

“Hayat neşeyle karşılanmalıdır! Yaşam o kadar kahkahayla dolu, o kadar inanılmaz, o kadar komiktir ki, için tamamen kurumadıkça, ciddi olamazsın. Yaşama mümkün olan her yönden baktım. Neresinden bakarsan bak, hayat her zaman komiktir. Giderek daha da komikleşiyor! Yaşam, ahiretin güzel bir armağanıdır.

Her tür ciddiyete karşıyım. Benim yaklaşımım mizahtan yanadır ve en önemli özellik, mizah duygusudur – hakikat değil, Tanrı değil, erdem değil, mizah duygusu. Bütün yeryüzünü kahkahayla, dansla, şarkıyla doldurabilirsek, yeryüzünü bir keyif karnavalına, bir ışık festivaline dönüştürebildiğimizde, dünyaya ilk kez hakiki bir gerçeklik duygusu getirmiş olacağız.” OSHO