meee

Bir kafedeyim. Arka masada bir çift oturuyor. Adam konuşuyor. Sonra kadın konuşuyor. Adam tekrar konuşuyor. Sonra kadın.. Bazen de ikisi aynı anda konuşuyorlar. Konuşuyorlar dediğim tartışıyorlar. Öyle bağıra bağıra değil. Ama duyuyor başkaları da. Başkalarının olması onların hiç umurunda değil. Dünya küçücük bir süre için, sadece onlardan oluşuyor. Bir tek ikisi nefes alıyor, düşünüyor, algılıyor, üzülüyor, kırılıyor… Birisi aradan çıkıp, “Hey sessiz olun biraz!” dese, çok şaşırırlar eminim. Dedim ya, dünyada başka birilerinin de olduğu bilincinden uzaklar o anda. Hayat sadece onlardan ve aralarındaki ‘anlaşmazlıktan’ oluşuyor sanki.

Neyi tartıştıklarını da anlamış değilim, onlar da anlamış değil gibi… Bir sonuca varılmıyor çünkü. Sanırım anlaşılmak gibi bir dert de yok ortada. Şuan tek istekleri ‘tartışmak’.

Bir süre sonra herkes benimsiyor bu durumu. Hepimiz, yokmuşuz gibi sessisiz. Arada ikisi de  birbirlerine arkalarını dönüp, uzaklara bakıp, sonra tekrar tartışıyorlar. O bir dakikalık aralarda panikliyoruz. Varlığımızı fark edebilirler. Öylesine benimsedik bu dışlanmışlığı.

Kulaklığımı takıp, bilgisayar önümde çalışmaya devam ediyorum. Ama dikkatim onlarda, seslerini duymasam da gözüm kayıyor bu çifte. Fark ediyorum ki seslerini duymadan tartışan bir çift izlemek baya eğlenceli. Eller kollar agresif tepkimeler gösteriyor. Kaşlar bir kalkıyor, bir çatıklaşıyor. Dudaklar kapanıp kapanıp açılıyor.

Lavaboya kalkıyorum bir ara.

Tartışmanın ritmi düşmüş. “Anlaşamıyoruz” diyor kadın, yanlarından geçerken bunu duyuyorum. Adamın verdiği cevabı duyamadan, ve bir daha hiç öğrenemeyeceğimi bilmenin verdiği buruklukla lavaboya gidiyorum.

“Anlaşamıyoruz” dedi kadın. Kafamda bu cümle. Yaklaşık 1 saattir konuştular oysa ki. Sonuç: ANLAŞAMIYORUZ!

Biri tarafından anlaşılmak, birini anlamak, insan oluşumuzun bize getirdiği bir mesele. Doğamızın ihtiyacı sanki. “Beni kimse anlamıyor!” cümlesi ergenliğin semptomları arasında yer alsa, kimse yadırgamayabilir. Tüm ilişkilerimizde bağı kuran veya bağı koparan bu ihtiyacın sonucu.

Lavabo dönüşü bakıyorum da, adam yalnız oturuyor. Kadın yok. Lavaboda da yoktu. Bu durumda kadın gitmiş oluyor. Bu basit denklem içimde bir hüzne sebep oluyor. Kulaklıklar kulağımda izlemesi keyifli gelen bu çifte an itibariyle bir üzüntü besliyorum.

İnsanlar nasıl anlaşıyor?

Konuşarak?

Bence hayır. Yani elbette evet. Ama tamamen öyle değil. İnsanlar hissetmek istiyor. Bu tüm ilişkilerde böyle. İster arkadaş, ister sevgili, ister aile olsun karşıdaki. İnsanlar hissetmek istiyor söyleneni, vaat edileni, duyduklarını.

Seviyorsan, önem veriyorsan, değer gösteriyorsan, hayransan, aşıksan, sadece söylemek yetmiyor.

Düşünsene, karşında biri var. Gözleri parlıyor sana bakarken, ağzında sevgi dolu bir gülümseme, elini tutuyor şefkatle ve yumuşacık bir ses tonuyla diyor ki “senden nefret ediyorum”.

Gülersin!

Nefretini hissetmeden, nefret ettiğine inanamazsın. Tam tersi sevgi de böyle. Karşıdaki her kim olursa olsun bilmek istiyor duyduğunu, ve bilmek hissetmekten geçiyor.

Lafta kalan hiçbir duygu akılda kalmıyor.

Hissedilen duygular ise akıldan hiç çıkmıyor.

Belki de ortak dilimiz sadece hislerimiz..

“Bir insanı unutabilirsin, bir insanın sana neler yaptığını da unutabilirsin; ama o insanın sana ne hissettirdiğini asla unutamazsın.”  Sigmund Freud