Etiketler

,

fotoğraf (59)

Bir hikaye anlatacağım sana.

Malum, hikaye uzak diyarlarda geçiyor. Neresi olduğu mühim değil. Ama deniz kenarında bir yer burası. Bu denizin dibinde bir ev var, denizin renginde. O nedenle uzaktan bakınca göremiyorsun, denizin renginde kayboluyor, görmek için yakınlaşman gerek. Bu evde bir bilge yaşıyor. Her derde devası, her kedere çözümü var. Uzaklarda yaşayan bir kadın derdine deva, yüreğine bir damla su, karanlığına ışık bulmak için bilgenin kapısını çalıyor. Bilgenin ikram ettiği bir bardak çaydan sonra başlıyor anlatmaya:

“Çok yoksulum” diyor kadın, “Kederim kendim için değil, çocuklarım var. 3 taneler. Kocam balıkçı. Tuttuğu balıklardan az biraz eve getirir, kalanını satar. O parayla da ne gerek alırız. Buğday çorbası yaparım her gün. Sabahları içiririm çocuklarıma. Darı unundan ekmek yaparım, tok tutar o onları. Höşmerim yaparım tatlı niyetine. Bir de kocamın tuttuğu balıkları pişiririm gün aşırı. Kış günleri koyun yününden kazak örerim.”

Bilge’den bir şeyler duymak istediği için sustu kadın, Bilge’den ses gelmedi. Zifir gözleriyle kadına bakıyordu sadece, sessiz, sedasız.

Kadın devam etti, “Bakarım komşularıma, onların çocuklarına, hepsi besili gibi. Yanakları al al çocukların.  Tabi onların paraları daha çok. Beslerler çocuklarını. Benimkiler solgun, sıska. Yüreğime bıçak saplanır o an. Ne yapsam ne etsem?”

Kadın sustu, bilge hala sessiz.

“Sen ki her derde deva bulan, her yaraya merhem olansın. Bir dua öğret okuyayım, bir su kaynat içeyim de evime bereket, haneme bolluk yağsın. Benim elim ermez, gücüm yetmez kudretlenmeye. Ne günah işledim de, benim çocuklarım çelimsiz iken, komşu çocuklarının al yanaklarında öldüm öldüm dirildim. Bir de kibirli kibirli bakar anaları yüzüme, çocuğuna altın bilezik almış bir tanesi, atar havasını her gün, her saat!”

Kadın sustu, ağlamaklı.

Bilge başladı konuşmaya:

“Dünyanın en yoksul insanı, kendini başkalarıyla kıyaslayan insandır. Dünyanın en yoksulu yetinmeyi, şükretmeyi bilmeyen; isyanı hâl, feryat etmeyi huy haline getirmiş insandır. Bolluk parada pulda, yediğin yemekte, giydiğin elbisede değil; düşündüklerinde, inandıklarındadır. Kudretin senin içinde, sende saklıdır.  Yoksul olduğunu düşündüğün kadar yoksul, zengin olduğunu düşündüğün kadar zenginsindir. İsyan ederek pişirdiğin yemek, şifasını kaybeder. Şükür ile kuru ekmek yesen, o sana güç verir.

Eğer ki komşularının senden yoksul olduğunu düşünseydin, onların çocukları senin çocuklarından daha güçsüz görünseydi gözüne, hâlin böyle olmazdı. Pişirdiğin yemek aynı olsa da çok gelirdi, bol görünürdü sana.

Kendini başkalarıyla kıyasladığın sürece, sarayların olsa yoksul kalırsın. Yoksul bilirsin kendini. Ve kendini nasıl bilirsen onu yaşarsın. Kendini Allah’ın bir kulundan aşağıda hissetmekle, Allah’ın bir kuluna kibirlenmek aynı şeydir. Farklı sandığın bu iki hâl arasında gidip gelirken, yerinde saydığını fark etmezsin. ”

Kadın biraz şaşkın, biraz da utanmıştı. Bilge devam etti sözlerine.

“Benim evim denizle aynı renktir. Kimse uzaktan göremez. Ancak bilen, duyan gelir. Yakına gelince görür, inanır. Sen de kendi kudretinden uzaktasın. Ama bil ki, o senin içinde vardır. Kendine yakınlaştıkça, onu görür, yaşar ve ona inanırsın.”

Bilge koltuğun altından büyük bir kutu çıkarttı. İçinde bir şeyler arandıktan sonra, kadına misinaya geçirilmiş boncuklardan oluşan 3 adet bilezik uzattı.

“Al bunları, çocuklarına hediye et. Onlar için önemli olan altın bilezik değil, bileziğin kendisidir. Ve unutma ki, en kutsal ibadet şükretmektir.”